YAŞAM İÇİN ALTIN KAPI
 

YAŞAM İÇİN ALTIN KAPI

Doğum ve hamilelikte oluşan travmalarımız nasıl iyileşeceğine dair 

 
Önsöz
Aslında Film yönetmeni olup, kendi hikayelerimi ve hayal resimlerimi film diline aktarmak istiyordum. Bu özel isteğime geçmeden sabit bir mesleğim olması açısından Zooloji okudum. Universite yıllarında eşim Ilse ile tanışıp evlendim, akabinde 2 çocuğumuz oldu. Ama bu dönemde mutlu olacağa kendimi kötü hissetmeye başladım. Şimdiki psikoterapist bilgimle kendime Borderline tanısını koyardım. Bu nedenle film çekme hayalimi bıraktım, ilk önce kendime yardımcı olmam gerekiyordu. Böylelikle psikoanalatik tedavilere başladım ve kendime psikoanalist olmaya karar verdim. Geçen 10 sene içinde durumum biraz iyileşti ama ilişkim çatırdamaya başladı ve sonunda ayrıldık. Neredeyse 20 sene bekarlığımdan sonra başka bir ilişkiye başladım, aşık olduğum her seferde yakınlaşmak, kendimi vermek beni daha da korkutuyordu, ayrılıkların sonunda gittikçe artan ayrılık acısı, tam da ben kendimi tamamen iyileşmiş sanırken. Bu korkuları daha derinden araştırırken Zürih’ten Elisabeth Schlumpf ile tanıştım onun beden psikoterapi metodlarını sonra muayenehanemde de uyguladım. Daha derine inmem gerekiyordu 90 ların başında Reenkarnasyon terapisini duydum, kendimi tamamen bırakamadığımdan bu iki Hollandalı terapist beni erken yaşam dönemime, annemin karnındaki zamanıma ve doğumuma gitmeme refakat ettiler. Hafif trans esnasında beden hissiyatıma kendimi bıraktım ve yavaş artan sol kasığımda ağrı hissetmeye başladım ve ölüm korkusu....  Gözümde resimler oluşmaya başladı. İki kız dan sonra annem başka çocuk istemedi ve benim hamileliğimi öğrenince çaresizlik içindeydi, çünkü babamdan duygusal anlamda uzaklaşmıştı, babam başka kadına aşık olmuştu. Bana hamile kaldığında ilişkileri kopmuştu. Annem kürtajı bile düşünmüştü, dininden dolayı bunu yapamazdı. Ona destek olacak kimse olmadığından da hamileliğin ortasında hayatını sonlandırmak istemişti, babam farkedip son anda kurtarmış, gergin geçen bir süre sonunda zor bir doğum gerçekleşmiş, ikimizde neredeyse ölüyormuşuz.
Seans sonrası şaşkındım ama bir taraftan da sevinçliydim, ilişkilerimde yaşadığım korkularıma başka bir ışıktan bakabiliyordum. Ama bu gördüklerimin gerçek olduğunu teyit edecek kimsem yoktu, anne babam 20 yıl önce ölmüşlerdi, rüyalarımda bu görüntüleri önceden ara ara görüyordum. Kavramam ve anlamam yeterli değildi. ABD de bebekler ile çalışan terapistleri duymuştum, William Emerson ve öğrencisi Ray Castellino. Arkadaşım IBP- Enstitüsünün yöneticisi ile onları buraya getirmeyi organize ettik, birkaç senelik eğitim alarak ‘’cehennem ateşinden’’ geçtik. 
 
Giriş
 
30 sene öncesinde, yeni bir araştırma boyutu açıldı: David Barker ve kısa zaman sonrasında Peter Nathanielsz, yaşamın ilk  zamanlarının (hamilelik, doğum ve bebeklik döneminin) yetişkinlik zamanında hastalıklara eğilimi olup olmadığını, bu dönemde temeli atıldığını keşfetmişler. Tıp da fetal programlanma olarak geçiyor. Ortalama yüz senedir prenatal psikoloji bu erken yaşam dönemi, yetişkinlik zamanında duygusal durumumuz hakkında inceleme yapıyor. 
 
Döllenme anından itibaren, bebek hisseden bir varlıktır. Yetişkinlik döneminde yaşadığımız olaylar, sorunlar sadece tetikleyendir, tepkileri vermemizin gerçek sebebi hamilelik, doğum veya bebeklik dönemindendir.
Bir çok aile bu dönemin önemini duyunca korkuyorlar ve kendilerini suçluyorlar, burada belirtmek isterim ki siz hiç bir şeyi yanlış yapmadınız. 
 
Sosyal gereklilik: Eski kültürlerde anne veya bakıcı yeni doğanı hep bedenine yakın taşır, gece bile bedenine yakın uyurken, kültür seviyesi arttıkça anne ve bebeği yeni doğan odası, çocuk odaları ile ayırmak normalleşti. Böylelikle 100-200 senedir bebekler ağlamak için adeta eğitildi. Bunun anlamı, paniğe, depresyona ve hastalıklara eğilimli, hasta bir topluluk ortaya çıktı. Sadece bir insan hasta değil, yaşadığımız toplum hasta aslında.
 
Bir çocuğun varlığı ile ebeveynlerin eski kırılganlıkları, travmaları uyandırılır. Bu hayat arkadaşımız içinde geçerli, onlar sayesinde karanlıkta kalan taraflarımız ile yüzleşebiliriz onlar bizim öğretmenlerimizdir. Kötü anne, baba veya büyükler yoktur, toplumumuz içinde hepimiz kırgın ve travmatize durumdayız. Ne kadar büyük olsa da her ebeveynin içinde sevgi dolu bir parça vardır bu da ilahi çekirdektir. 
 
Suçluluk hissetmemek için iki neden daha var: sprituel boyut bu dünyaya gelirken bebeğin ruhu, zihinden ayrılıyor, reenkarnasyona entegre edersek hepimiz eski ruhlarız, bir çok kez yaşadık ve önümüzdeki yaşam için ailemizi seçtik, onlarla yaşam tecrübemizi paylaşmak için. Anlamı her bebek kendi hikayesi ile doğuyor, bedensel çaresizliği olsa dahi güçlü kişiliği var ve ileride gelişecek. Onları doğuran, emziren ve büyüten anne olsada, babanında ruhsal yaşadıkları bebeklere geçiyor. Yalnız bu bilgiyi nasıl alıyorlar bu hala bir sır.
 
Eric- travmatik bir doğum
Eric 5 yaşında, her geçe ağlama ve etrafına vurma, debelenme ( tempre tantrum) krizine giriyor, bu ortalama 1 saat sürüyor ve uyandırılamıyor. Doğumu erken suyu gelmesi ile başlar, annesi alternatif bir doğum evinde doğurmak ister ama kasılmaları başlamadığı ve bebeğin kalp atışlarında düşmeler başlayınca acilen teşekküllü bir hastaneye sevk edilir. Annenin ateşinden dolayı antibiyotik verilir, epidural anestezi ve suni sancı verilir ve sonrasında ilk başta vakum ve forcepsle doğurtulmaya çalşılır. Bu süreç 3 buçuk gün sürer, ebeveynler için kabus olur. Anne kendini yetersiz, hislerinden ve bebeğinden uzak hisseder. Tekar doğum canlandırılması yapılır, anne ve baba karşılıklı bağdaş kurarak oturur ve omuzlarından tutarlar kapalı bir alan oluşur adeta rahim gibi. Eric davet edilir rahimin içinden çıkış yolu bulması istenilir ve çıkar. Bu sefer aileden daha sabit olmalarını ve eric in biraz uğraşması istenilir. Bu durumda eric ağlamaya debelenmeye ve vurmaya başlar, annesi bunun geceleri de böyle olduğunu söyler. Ailenin katı olduğunu düşündüm ama Eric'in çıkış yolları vardı, tam çıkacağı an tekrar geri gidiyordu, yardımcım elini uzattı ona ve yön bulmasını kolaylaştırmak için ben de  ayaklarını destekledim ama o bunları kabul etmedi; her geri dönüşünde daha da fazla öfkeleniyordu. Bizim için de çaresiz bir durumdu. Anne yerine yardımcımın geçmesini önerdim, anne oğlunu mağaradan cıkması için çağıracak ve yön bulması için yardımcı olacak, bize göre uzun bir zamandan sonra Eric çıkabildi, ağlıyor ve annesinin kollarını arıyordu. Rahatlama getireceğini düşünürken, daha da dramatikleşiyor, annesinden uzaktayken onu istiyor ve kucağa alındığında yine aynı hırçın sahneler ve bunları hep gözü kapalı yapıyor. Anneye hislerini soruyorum bu durumlar ona doğumu hatırlatıyormuş ve içsel olarak donakalıyor ve Eric'e açılamıyormuş. Ona ben ve yardımcım dokunarak destek veriyor ve kendini güvende hissetmesini sağlıyoruz, yavaş yavaş içindeki donukluk çözülüyor ve içi ısınırken göz yaşları akıyor eski yasını tutuyor. Baba da hislerini aktarma fırsatı buluyor o da eşi gibi bir durumda, ızdırap dolu doğumda eşinin ve bebeğinin ölebileceği onu şok durumuna sokmuş ve o da nihayet ağlayabiliyor, taşımak zorunda kaldıkları gerçek gün yüzüne çıkmış oluyor. Girdiğimiz duygusal durumda Eric de uyanıyor, memnun ve rahatlamış bir şekilde annesinin kucağında oturuyor. Eric’e anlatıyorum olanları, burada olanları her gece rüyasında gördüğünü söylüyor. Bir, iki kere daha bu aileyi gördüm, Eric artık deliksiz bir uyku uyuyormuş, nadiren kabuslar görse de, ailesi yıpranmıyormuş. 
 
Bebeklerle çalışmalarım, yetişkinler ile çalışmamda ilham kaynağı oldu. Her insan hayatı ve bu hayatta yaptıkları benim için bir sanat eseridir. Bende yardım arayan insanlara hayranım, onların samimiyeti ve güveni beni onurlandırıyor. Ben bir şey yapmıyorum sadece hayatlarının kısa bölümünde eşlik ediyor ve yüreğimi açıyorum, iyileşme başlıyor. Bir insanın krizi her ne tetiklediyse, içersinde hisleri, acıları ve korkuları açıyor. Belki de o kadar yardıma muhtacız ki aynı doğum sonrası veya hamilelikteki bir bebek gibi. Belki de bu hayatın şansıdır. Bundan dolayı yeni bir yaşamın doğdu. Bu sadece tek bir insan için değil, hatta küresel kriz içinde geçerli. ( dip not olarak bilinçli olarak embriyo veya fetus kelimesini kullanmıyorum, döllenmeden itibaren insan dan bahsediyorum). Daha fazla bilgi için www.franz-reggli.ch bakabilirsiniz.
 

Pre- ve Perinatal Psikoloji ve Terapinin Geçmişi 

 
Barbara Findeisen, prenatal dönemde doğum öncesi ruh halimize bakışımız sadece bir ağaca, dallarına ve yapraklarına bakmak değil, yerin altındaki köklerine de bakılmasının gerektiğinden bahsediyor. Prenatal psikolojide Nandor Fodor un öğrencisi Francis Mott gördüğümüz rüyalarda sıkışıp kalmalar veya düşmeler gibi rüyalarımız, doğum anında yaşadıklarımızdan kaynaklanabildiğini yazıyor. Çeçen Psikayatr Stanislav Graf, LSD ile yaptığı araştırmalarda, insanların travmalara karşı yakın veya aynı tepkiler verdiğini, tüm tavmaların soğan kabukları gibi üst üste olduğunu ve en iç kısımda doğum travmamızı saklı olduğunu, şiddet, savaş ve yıkımın kaynak yeri diye bahsediyor.
Bebeğin anne karnındaki hareketlerini araştıran Alessandra Piontelli, hamileliğin başından itibaren kontrol ultrasonlara, doğumlarına katılıp, çocukların 6 yaşına kadar takip etmiş. Bu takiplar sayesinde ebeveynlerin ruh halleri bebekleri nasıl etkilediğini ortaya koyabilmiştir. 
 
David Chamberlein,  6 yaşındaki çocukları ve annlerini hipnoz altında doğum tecrübelerini araştırmış ve iki tarafında aynı şeyleri anlattığını görmüş. Çocuklar doğum esnasında korktuklarını, kasılma sırasında anneleri için endişelendiklerini ve doğum sonrası onlardan ayrıldıklarında, bedenlerine soğuk ve panik hükmettiğini bildirmişler. Bebekler doğduktan sonra herşeyi anlıyor, seneler sonra dahi annelerinin doğum sonrası söylediklerini hatırlayabiliyorlar.
Ağır travma yaşayan insanlar, hayata adapte olmuş görünse de, dışarıdan gelen bir uyarı ile eski yaraları açılabilir. Koruyucu sistemleri devre dışı olduğundan ölüm hissine yakın bir his yaşıyorlar. Bu korku insanların erken yaşam döneminde çevreden veya ebevynleri tarafından istenmedikleri hissi olduğunda olabilir. Hayvanlarda ölümcül tehdit aldığında ya kaçarlar veya donakalırlar ve tehdit geçtiğinde titreyerek, travma enerjisini atar. İnsanlarda ise eski travmalar jenerasyondan jenerasyona aktarıldığından anne hamilelik ile bunların uyandırılması nedeniyle duygusal yönden kendini geri ceker ve yaşadıkları kültür ne kadar yüksek ise anne bebek arasında uzaklaşma o kadar çok olur. Bu durumda anne karnındaki bebek ise ne saldırabiliyor, ne kaçabiliyor, hareketsiz kalmaya mahkum edilmiş, sadece kaslarını gerginleştirebiliyor. Yaşadığı travma ne kadar güçlü ise o kadar az kendini yaşama açabilir ve sevinç hissedebilir.
 
Travma ve Şok’un Tedavisi
 
Travmaların kökleri preverbal dönemine kadar uzandığından, kelimeler yetersiz kaldığından ‘’beden hizasında( düzeyinde)’’ çalışıyorum. Hastama günlük hayatını, mutluluklarını soruyorum, bunlar bizim güç aldığımız kaynak, anda olmak için, bu insanlar ya geçmişte veya gelecekteler dir. Gücü bedenlerinde nasıl ve nerede hissettiklerine bakıyorlar, yolculuğa çıktığımızda travmalarına gidip geliyoruz, önemli olan travmatize etmemek. Bedenlerini hissediyorlar ve kabullenip nasıl daha rahat yapabiliriz’ i öğreniyorlar, bir depresyona veya migrene karşı savaşamayacaklarını öğreniyorlar.  Her travmada gizlenmiş bir güç ve enerji saklıdır, bunu açığa çıkartmak ise bizim yaşam görevimiz, hayatımızın anlamı.
 
Doğum travması, sadece anne tarafından değil, bebek açısından da bakıldığında belki o da anne gibi acı çekiyor. Duygusal olarak doğumun bebeğe etkisi belki de ‘’ölüm’’ hissine yakın bir travma, hayatında hiç bu kadar stres hormonları salgılanmıyor. Bunun iyileşmesi birkaç faktörden etkileniyor. *Doğum esnasında bebeğe yardımcı olan şey, annesinin onunla iletişim halinde olması ve annenin kendini bırakabileceği annelik hissi olan bir ebe, babalık hissi veren jinekolog veya güvendiği kendini bırakabildiği eş olmalı. İkisine zaman ve baskı yapılmadan kendi hızlarına saygı.  
 
Bonding, etraftan rahatsız edilmeden (hormon kokteyli). Ebeveynlerin hassas davranışları, travma iyileşmesinde önemli, en küçük acil sinyaline (ağlama) cevap verebilmeliler. 
 
‘’Ebeveyn omzuna damlayan her bir yaş , şifa demektir’’ Aletha Solter
 
Franz benim düşüncemde ideal bir ortamda her bir bebek korkusuz dünyaya gelebilir, suda doğum buna yardımcıdır. Doğumun biyolojisi  5-6 milyon yıl önce insan daha dik yürümeye başladı ve bu da kalçanın daralmasına sebep oldu. Büyük kafa, dar kalça, doğa buna bıngıldak ve kafa tası kemiklerin üst üste geçmesinde çözüm bulmuş. Annenin acı hissi ve risklerin çoğalması, toplumumuzun travmatize oluşundan dolayı, bunlardan kaynaklanan gerginlik ve kasların pelvis etrafında sertleşmesi, zor doğumların kaynaklarındandır. Böylelikle eski yaralar bir jenerasyondan diğerine aktarılıyor, temizlenmediği taktirde. 
 
Sumerer ve Babylonier lerde gebeler alıştıkları cevrede kadınlar tarafından bol bedensel temas ile bebeklerini doğururmuş ve ayrılmazlarmış. Erkekler sadece özel durumlarda katılırmış.
 
Geçmişteki hastane doğumlarında ise, kadın tanımadığı ebe ve doktor tarafından doğurtuluyor, kendi doğurmuyor, yatakta yatışı, sürekli nst, ve müdahaleler bu durumu daha da çoğalttı. Bebek doğduğunda ise poposuna vurulan şaplak, hızlı kesilen kordun ve bebek odasında kalması anne ve bebeği yabancıllaştırdı. İkisi de travmatize edildi ve şok durumuna girdiler. Böylelikle toplumun travmatize oluşumu başladı.Ortaçağın sonlarına doğru Doğum işi ebelerden alınarak doktorlara kaymaya başladı ve böylelikle eski bilgiler kayboldu, gebelerin otonomisi ellerinden alınarak pasiflikleri desteklendi. Kadınların hastane doğumuyla beklentileri, daha az ağrı ve bir sorun çıktığında müdahale ile bebeklerinin hayatta kalması. Ağrıya bu kadar hassas olmamızın sebebi, travmatize bir kültür ve kendi doğumlarımızda yaşadığımız deneyimler. Gebe ve onu destekleyenler, ağrıyı tahammül edemiyor çünkü kendilerinin temizlenmemiş korku ve panikleri var ve ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Bu zor şartlarda bebek dünyaya gelmeye çalışıyor. Durumun suçlusu yoktur, tarihsel ve psikolojik açıdan bu durumu anlamaya çalışmamız gerekiyor. Benim isteğim hastane çalışanların kendi doğumları ile çalışmaları, elbet bu mesleği seçtiklerine göre derinliklerinde bir bilgi vardır. Son 50 yıldır doğumhanelerde değişim başladı, Federick leboyer, Michel Odent sayesinde. 1965-1985 arası Semmelweis-hastanesinde Alfred Rockenschraub sayesinde sezeryen oranları %1 e ve ilaç kullanımı çok düşmüştü, Rockenschraub gebelere istedikleri ilaçları kullanabileceklerini söylemiş diğer yandan ise doğum işinin zor bir iş olduğunu hatta ağır bir spora benzediğini ve dışarıdan rahatsızlık verilen faktörler olmadığında, anne ve bebeğin birbirine aşık edecek hormonlarından bahsetmiş, hiçbir anne bu anı kaçırmak istememiş. Diğer desteklediği alan ise tekrar ebeliğin güçlenmesi ve doğumları yine kadın ellerine bırakmaktı. Bilinçlenen ebeveynler sayesinde de doğumlar değişmeye başladı ‘’ilerici tıb, değişen doğumlar ve alternatif ebeveynler bir birilerine etkiliyor’’ hastanelerden gelen talebe ayak uydurmaya başladı. Altarnatif doğumlarda ise gebe tamamen kendi doğumunu tasarlayabiliyor ve içgüdülerini dinler, böylelikle tüm süreç de bebeği ile iletişim halinde olur. Anne ve bebeğin mahremiyetine özen gösterilir ve onların uyumu bozulmaz. Bonding sürecini rahat yaşarlar ve kan akımı durduktan sonra kordon klemplenir. Avrupada felsefeye uygun doğum evleri tasarlandı veya gebe ev doğumu da tercih edebiliyor. Mükemmel bir bağlanma ve sonrasında ayrılmamadan dolayı anne de lohusa depresyonu oluşmuyor. Tabiki doğumda müdahalelere ilaç veya cerrahi, karşı değiliz ama bunların birçok yerde çok hızlı devreye girdiğini görüyoruz. Bazı batı hastanelerinde sezaryen oranları %50 hatta Brazilya da %90 larda, Fransa’da ise okadar çok ağrı kesici veriliyorki kadın bulmaca ve tv izliyor. Bebeğin tecrübesi için bunlar feci gelişimler. Genelde bir müdahale diğerini getiriyor, anneye ilaç verildiğinde dozajı anneye göre ayarlanır, karnındaki bebeğede geçiyor belki onun için bu 20 katı demektir ve doğumunun zor bir aşamasında gücünü, algısal yeteneğini ve oryantasyonunu kaybederek, doğum procesine aktif katılma becerisini yitirmiş oluyor. Sezaryenlerin artma sebebi, annelerin kendi travmalarından dolayı ağrıya daha karşı hassas olduklarından istemeleri, hastaneler için daha cazip ve doktorlar için malpraktis davalarından dolayı tercih etmeleri. Bir bebeğe doğum travması yaşatılmıyormuş ama en en zor doğum sezaryendir. Doğum yolculuğuna hazırlanmış ve neler beklediğini biliyordur ve hazırlanmıştır ama birden ortamından çekip çıkarılıyor, ben başardım hissi ne anne nede bebekte oluşuyor. Bonding de olmamıştır burada. Babalar devreye girebilirler. 
 
William Emerson ve Ray Castellino sezaryen sonrası psikolojik sorunları araştırdılar ortaya çıkabilecek sorunlar ise: *Bebeklerde aşırı hassasiyet, dokunmaları istememe ( annesini istiyor diyer taraftan elleri ve ayakları ile annesini itekliyor). 
 
Bazen emzirmede sezaryen hatırası bebekte canlanabildiğinden, emzirme etkilenebilir. 
*Nefes alış verişi, normal doğanlara göre daha az gelişmiştir. * Bonding döneminde sorunlar çıkabilir. 
* Çocukluk çağında ayrılma sorunları yaşayabilir. 
* Çocukluk döneminde savaşma, kendi sınırlarını araştırma isteği ( normal doğumda yaşayamadığı tecrübeleri yaşama isteği). 
Yetişkinlik döneminde özgüven eksikliği, başkaların yardımına ihtiyaç veya yardımı zayıflık veya aşağılanma olarak görüp reddetme. 
*  Kendi sınırlarına saygı duyulmadığını veya ihlal edildiği hisi, diğer taraftan başkaların sınırlarına dikkat hassas davranmama. 
* Hislerin ve aklın ayrışımı genelde hisler baskılanıyor. 
* Büyük değişimlerden korku. * Kendini suçlu hissetme. * Erkeklerde cinsel ilişkilerde korku oluşabilir. 
* Bir görevi bitirmede zorluklar yaşayabilirler. 
* Kontrolü elde tutma isteği. Anne için bir sezaryen ne anlama geldiği, geçen birkaç senesine kadar hiç sorulmamıştı, bu tabu da kırılmaya başladı
(her bir doğum dalgası yaşama açılan altın kapıdır)
 
Hamileliğin çocuğa olan etkisini araştıran Lestor Sontag, annenin hamilelikte yaşadığı stresin, bebeği ileriki yıllarında etkilediği gören ilk kişi. Denis Herbert Stott, Bea von der Bergh ve Anja Huinzink’ de bu konuyu araştırmışlar ve şu etkileri görmüşler:
* Kısa hamilelik süreci, erken doğuma eğilim.
*Doğum da komplikasyon.
* Hamilelikte bebek ölümü veya ani bebek ölümü. 
*düşük doğum kilosu. 
*ince tiz ağlama. 
*kolik veya gıda almada zorluk. 
* uyku sorunları.
*aşırı bağlanma veya azalmış sosyalleşme. 
*Hastalıklara daha eğilimli. 
* Az meraklı, isteksizlik ve mutsuzluk.
* Hiperaktivite. 
* yüksek korku ve panik atak .
* Öfke nöbetlerine eğilim. 
*Geçikmiş motorik ve yavaşlamış konuşma gelişimi.
* Öğrenmede zorluk.
Ruh sağlığının yanı sıra bedensel gelişimine etkiliyor,beyin deki korku merkezi  Amygdala bu bebeklerde daha fazla gelişmiş ve sakinleşme merkezi Hippocampus daha az gelişmiş. Prefrontal Cortex in de gelişimi etkileniyor bu da ileri yıllarında sosyal yaşamlarını etkiliyor.
 
Çeviri : Ebe Serpil Varlık
 
 

0212 240 5935 ( hafta içi 10.00 -18.00)

Valikonağı Cad. Hayat Apt. No:149/3 Kat:-2Nişantaşı / İstanbul

İLETİŞİM FORMU

FacebookTwitterInstagram
© 2013-2021 İstanbul Doğum Akademisi Tüm Hakları Saklıdır.
Ceviz Bilişim